9 Kasım 2014 Pazar

Bahar Günlükleri/Son' dan- Nasıl Alakasız...



Özleyip de ertelemektir yazmanın düşmanı.

Çoğu başka duygunun, eylemin düşmanıdır ya ertelemek...
En büyük cezanın ertelemek olduğuyla yüzleşmek de yazımın başına geçince mümkün olmuş daha bir sertçe oturmuş gün yüzüne ya da içime...

Silmiyorum hayır...Kısa kısa aklımdakileri aktarmaktı amacım, ertelemek ya da ertelediklerimi hatırlamak değildi. Acı veren ya da üzen bir detay olmasa bile işlerimi güçleştirdi ertelemek...

Ne diyelim, sevgiyi ya da söyleyeceklerimi ertelememem dileklerimle ya da ertelenen olmamak diye de eklemeli...

Resmen off topic...


23 Nisan 2014 Çarşamba

Bahar Günlükleri-II



Kararsızlık içindeyken yazı başına oturmayı sevmem, gerçi ben hep kararsızken yazmaz mıyım?

Ne kadar değişken hatta akışkan bir zihnim var ordan oraya... Şurası yok, burası... Hmm yok yok orda bu var, şurada ordan burdan oo...Her yerde...

Zamanım daralıyor, geriliyorum, üzülüyorum. Aslında hep mutluyum, içime sığmayan neşem var sonra birde gergin bir küp taşıyorum içimde küpümü sevmiyorum.

Çokça okumak istiyorum, konsantre olmak istiyorum zorundalıklarıma.

Beklentilere karşılık vermek istiyorum, savaşımı kaybetmek istemiyorum. Ama!

Sanırım savaşmıyorum sürükleniyorum bilmiyorum ciddi bir sürüklenme içindeyim; kendimi alıştırmak istediğim bir düzen var. Sözlerinde düzenli, ruhunda karmakarışık bir odaya sahibim sanki (cümlelerim bile tutarsız gelebilir şu an) Sonuçta düzenliyim ama çok yıpranmış hissediyorum. Neden?!

Ben bu karışıklığı neden yaşıyorum?  

Üzerime düşen her şeyi yapıyorum binbir zevkle yaptıklarım bir yana sanırım yapmak istemediğimi hiç ama hiç yapmıyorum. Zorunluluklar benim istemediğim noktada zorunluluk olmaktan çıkıp sorumsuzluğun adı olduysa demek gibi bir gaflette tekrar bulunup kendime olan itirafımı yineliyorum.

Sen sorumluluk sahibi bir sorumsuzsun Cansu, sorumsuzsun ama çok da sorumlusun. Sorumluluk duygunla sorumsuzluklarının içinde boğulmadan çık artık diyenin olmayacak ki bunu ancak sen diyebilirsin kendine...

Klavyenin başına geçtiğimde bu temada bir yazı yazacağımı düşünmemiştim henüz yazdığım hiçbir şeyi silmedim. Hava güzel, bahar, öten kuşlar, birkaç dize ve belki de playlist ekleyecektim yazıma ama seçim değil sonuç oldu bu sefer de...

Sevgili Günlük,





31 Mart 2014 Pazartesi

Tesadüf diye bir şey yok...



Aslında kendimi toplayıp Bahar Günlükleri-II' yi yazmanın vaktini kolluyordum.

O kadar yorgunum ki 2 günlük toplam uyku sürem 7, 3 kahve 2 çayla enerjimi tam manasıyla yakalayamadım. Eve yarı uyuklar, yarı düşünür halde geldim. Otobüste yazacak gücü kendimde bulamadım. Aklımdan o kadar çok şey geçti ki yine yazım bittiğinde düşündüklerimin ilk halinden eser kalmayacak.


Cevabını düşündüğüm, -sorusu nasıl anlaşılıyorumdan çıkıp-  insanlar beni nasıl tanıyor, kavga etmiyoruz ama neden konuşmaya çalışırken kavga eder gibi hissediyoruza dayanan noktalarda durdum...Tam manasıyla anlaşılamıyorum, kaç gündür siyaset muhabbeti geçtiğinden ve yeri gelince ben de kendimi tutamadığımdan fikirlerimi ifade etmeye çalışıyorum. Tek yönlü etiketlere maruz kalıyorum arada ve şu noktada bunu engelleyebilecek gücü kendimde hissedemiyorum.

İstemediğim birkaç şeyi söyledim, kendimce farkına vardım; geri adım atmadım -ki ağızdan çıkan sözün geri dönüşü yok- düzeltmek istemedim, ama insanlar düşüncemin temelinde dayanan nokta bazında değerlendirmeyi öğrendiğinde tartışmalar olmayacak.

Ayrıca hiç istemediğim ortamın oluşması da bu konuşmalar çerçevesinde biten arkadaşlıklardır. Bu zamana kadar birçok noktada sessiz kalmayı tercih ettiğim için sürdürdüğüm görüşmelerim var, prensibim değişmeyecek kendime olan saygımı kaybetmeyeceğim ve bırakan taraf ben olmayacağım.

Çıkan sonuçlardan etraflıca çıkacak dersler vardır, kazandık-kaybettikten öte değinilmesi gereken temel noktalar için bile ayrı bir dosya hatta ayrı bir blog açmak gerekir. Bunun için ayrıca düşüneceğim.


Kendimi bir süre; doğaya, iç sesimi dinlemeye, yazı yazmaya, ciddi olarak düzenli okumaya (okuduklarım hakkında değerlendirmelerimi yazmaya), sergi gezmeye, uzun yürüyüşlere çıkmak gibi listemi uzatacağım keyifli şeylere vermek istiyorum.


 Sosyal medyayı ülke gündemi üzerinde kullandım son zamanlarda, pişman değilim; ama hassas bir insanım, yıpranmak istemediğim için ara vereceğim. (Emin değilim :)). Siyaset, ülke gündemi, hatta dünya tarihi gibi konularda farklı görüşleri dinlerim, almam gerekeni alır, derslerimi çıkarırım. Bu anlamda gerçekten dolu olduğuna inandığım insanlarla paylaşımlarımı yapacağım, yakınmalarımı bile. Bölmek, ayrışmak, bölünmek, kutuplaşmak gibi şeylere karşı çıktığımdan bu kararı aldım, an itibariyle sayısız şey yazabilirim ama stop.


Eve dönerken metroda Ortabahçe' nin son sayısını okudum, güzel bir sayı olmuş gibi görünüyor dergi ekibindeki arkadaşların eline sağlık. (Keyif aldım okurken, okumamı tamamlamadım henüz).Sevgili  Nazım Hikmet' e yer verilmiş, araştırma köşesinde.

 Üzerinde yoğun düşündüğüm şeyler, bir şekilde somut olarak karşıma çıkıyor; bu bazen gülümsetir, bazen acı tebessüm ettirir, bazense üzer, bazense...

Tesadüf diye bir şey yok başlığını atıp, ee başlıkla ne alaka diyen varsa, geliyor :) 


Derginin ilgili bölümünü aktarayım, yazımı tamamlayayım. (dinlenmeye geçeyim artık)

"Bütün bunlar olup biterken bir kesimde olayları uzaktan gözlemler. Doğal bir deney yapıyormuşçasına sonuçlar ortaya çıkana kadar susup beklerler. Olaylar esnasında değerlendirmelerini kendilerine saklar, sadece yakınlarıyla sohbet ortamında dile getirirler. Hatta bazıları, gözlemlemeye bile yanaşmaz. Yine aynı sohbet ortamlarında başka bir doğal gözlemcinin(!) değerlendirmeleriyle kendilerince kulak dolması bir bilgi arşivi oluştururlar. Olaylarla, olayların sebep ve sonuçlarıyla hiçbir aktif veya düşünsel bağı olmayan bu insanlar, savaşın taraflarını tuhaf mahluklar olarak nitelendirirler. Oysa en büyük tuhaflık çevresinde gelişen böylesine kapsamlı olaylar zincirine duyarsız kalmaktır. Nazım Hikmet' in bu tuhaf insanlara bir çift sözü vardır:


"Akrep gibisin kardeşim, 
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi. 
Serçe gibisin kardeşim, 
serçenin telaşı içindesin. 
Midye gibisin kardeşim, 
midye gibi kapalı, rahat. 
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim. 
Bir değil, 
           beş değil, 
                      yüz milyonlarlasın maalesef. 
Koyun gibisin kardeşim, 
gocuklu celep kaldırınca sopasını 
sürüye katılıverirsin hemen 
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye. 
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani, 
hani şu derya içre olup 
                            deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf. 
Ve bu dünyada, bu zulüm 
                                    senin sayende. 
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer 
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak 
                      kabahat senin, 
                                     — demeğe de dilim varmıyor ama — 
                      kabahatın çoğu senin, canım kardeşim! ""


                                                                                                              Nazım Hikmet Ran
 

23 Mart 2014 Pazar

Bahar Günlükleri-I



Bahar günlükleri başlığımın devamı gelir mi bilemiyorum ama 1 dedim ve yola çıktım :)

*Depresyona, melankoliye veda ediyorum, hüzünlerimi gömdüm düşüncesiyle baharı karşılıyorum!

*Bahar hoş gelmişken, vizelere merhaba...Kötü geçen fizik vizem için ön koşullandırılmış bir kötülük deyip yola devam ediyorum.

*Her hafta teoride düşündüğüm ama pratiğe dökmekte güçlük çektiğim; düşünmekten zevk aldığım, zevk almaya devam ettiğim derse gidemedim, ilk devamsızlığım. Devamım sürekli olacak umarım :*

*Mart ayı, oyun ayı; martın keyfi sevdiğim insanlarla beraber izlediğim oyunlarda. Nicee :*

*Yarım kalan kitaplarıma döneceğim sözünü yineledim, onlarla bakıştık bugün. (ne okuyorum şu sıra; Aylin Acar' dan  Vişne Çürüğü, Theo'ya Mektuplar-Vincent Van Gogh'dan ve Rollo May' in Yaratma Sanatı)

*Küçük çapta bahar temizliği yaptım, temizliği keyifli hale getirmek için iyi bir playlist yapın bire-bir ;)

*Seveceğim yeni şarkılarım oldu, artık beni üzecek şeyler dinlemiyorum.

^-^Müziği hisset, ruhunu gizle...^-^

*Yakın zamanda tek akbille karşı yakaya git-gel seferlerine başlayacağım çay-kitap keyfi; gelmek isteyeni beklerim :*

*Dünya Şiir gününü geride bırakmışız 21 Mart' a ithafen, sevdiğim değerli bir şairden dizeleri ekleyeyim:


Biz kırıldık daha da kırılırız 
Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü 
Hırsız da bilmiyor çaldığını 
Biz yeni bir hayatın acemileriyiz 
Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor 
Şiirimiz, aşkımız yeniden, 
Son kötü günleri yaşıyoruz belki 
İlk güzel günleri de yaşarız belki 
Kekre bir şey var bu havada 
Geçmişle gelecek arasında 
Acıyla sevinç arasında
Öfkeyle bağış arasında

Cemal Süreya




-Şu sıra dinlediklerimden bir parçayı ilave edip kapanışı gerçekleştireyim, sevgiyle kalın :*



http://www.youtube.com/attribution_link?a=DhbyQ53bZ4U&u=%2Fwatch%3Fv%3Dsb3FJdRk-tI%26feature%3Dshare






19 Şubat 2014 Çarşamba

Sis






Uzun zamandır bu kadar sisli bir havada yürümedim, metrodan meydana çıkarken küçük çapta patlama oldu sandım. Huzursuz oldum yani fazla griydi her yer...

Otobüsle köprüden geçerken sisin arkasındakine bakmaya çalıştım, ardında gizleneni sanki hiç bilmiyormuşum gibi...Ve dedim ki: Belki de İstanbul' a sisli gözlerle bakmak gerekiyor, görünmeyen ardında merakı getiriyor. Görmek istemediğimiz, gördüğümüzde mutsuz olacağımız şeylerin üzeri gri örtüyle kaplı olduğundan, içinde kendine özgü gizemiyle, bakışından soruları olduğu anlaşılan insanları düşündürüyor. Üzeri kapalı olan yoruma açıktır. Hayal kurup tahminler yapabilirsin genelde, hayaldeki gerçek olandan hep üstündür, görkemlidir. Sisi kaldırsan belki içinde görkem ne arar? (böyle olması daha mı iyi, o sis hiç mi kalkmasa)...

Bunları sordum, düşündüm ve bakmak-görmek istemediğim yerlere fıs fıs sis mi sıksak dedim, hemen vazgeçtim. Aslında bazıları zaten sisle yaşıyor, gözlerinden kalkmayan o perde; kötülükleri kapatıyor, erteleme kaygısı gütmeden düşünmüyor, üzülmüyor ve kaygılanmıyor. Farkında değiller, ama sis onların hayatlarını kolaylaştırıyor. 



Şehir güçlükler içinde, yorulduğunu sisle haykırıyor.

(Yazarken dinledim ve paylaştım.)

http://www.youtube.com/watch?v=1tOyb7zu_0g


20 Ocak 2014 Pazartesi

Ne Başlığı Ya








Mantığıyla hareket etmeyi prensip haline getirmiş biri, duygularından kaçamaz hele ki duygularının esiri olmuş mantığını bile kullanamaz hale gelmişse... İşte bu iç çatışma; seçim değil sonuç. Söylenmesi ertelenmiş duyguların sonucu...



Doğruluk mu, cesaret mi?

https://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=TVI7A7YOho4

1 Aralık 2013 Pazar

01/12/13



Bir insanın hayattan beklentisi nasıl olmalıdır? Hatta bir beklenti içinde olmalı mı sorularının cevaplarını düşünüyorum şu an. Mutlu olmak o beklentilerin karşılanmasıyla mı mümkün yani, o beklentilerin karşılanması mutluluğun sürekliliğini mi kılar? Ee sanırım hayır. Beklenti kısmını düşünme canım ;)


Güne iyi başlayabilmek-güne iyi başladığını hissetme arzusunda olmak ve de güzelliklere merhaba diyebilmekle mutluluğu sürdürmek mümkün. Kimi zaman güne anlam yorarız bunu çoğu kez yaptım "yaa bugün kötü geçecek baksana hava bozdu abi" "nasıl kasvetli gökyüzü, yağmadı Allah' ın cezası içini dökse rahatlayacak" vs vs. Zaten sen inanmışsın kimse seni mutlu edemez. Üzüntünün içindeyken daha dipte olmayı da çok seçtim (bak şimdi nasıl yüzleşiyorum...) Kendi kendimin psikoloğu olmayı iyi bilirim de zor oluyor, nitekim terzi-sökük mevzuları yaşarsınız hep, yaşarız işte neyse geç bunları...

Güne uykumu alarak başladım. Öğleye doğru huzurla, keyifle geçtim İstiklal' e. Zincirleme ama küçük mutluluklar işte benim sevdiklerim, akışa bırakarak. Aslında plan vardır ama kendinizi ana bırakırsınız bunlar beklenti içinde olmadan geliyor işte o anları yaratabilmek asıl mesele. İzlediğiniz bir oyun, ardından yeni tatlarla tanışmanız mesela bu Meksika Usulü Sıcak Çikolata olsun, üzerine yetmedi mi hoş sohbet olsun ve sürsün keyfiniz... Zaman, mekan ve yanınızdakilerdir kısacası mutluluğunuzu oluşturan etmenler. Bazen tek başına, bazen de arkadaşlarınızla, bazen kahvenizle, bazen sessizlikle,... bu bazenler bitmez. Enerjiniz sizi daha iyiyi görmeye, karşılaştırmaya  itecektir. Her zaman iyi olanı düşünmek mümkün olamasa da, iyi olanı düşünmek yolundan ayrılmak istemiyorum açıkçası. Şunu belirtmem gerek, gerçekten kötü düşünmeye ya da dipte kalmaya tahammülüm yok, fark ettirmeden benden çok şey aldı.


Hayatımı Osmanlı' nın dönemlerine ayırmaya çalıştığımda kendimi gerileme değil de, çalkantılı bir duraklama sürecinde görüyordum bir süredir, lakin olmam gereken yeri biliyorum. İyisi mi amaca, istediklerime doğru yol alma hedefimden sapmamak. Olduğu kadar derken vicdan azabı çekmemek için hele.

Bugün milat olsun, Aralık 1 güzel başlangıçları güzel sonları getirsin umudundan bir şey kaybetmeyeyim, sen de bu yazıyı okuyorsan umudunu kaybetme ;)

21 Kasım 2013 Perşembe

Beyoğlu' nun En Güzel Abisi



Vizeleri biten Cansu' nun kitaplarına hevesle sarıldığı günlerdeyiz ve az önce Ahmet Ümit' in son kitabını okuduğu kitaplar arasına bırakan okuyucumuzun kitap hakkında kısa düşünceleri: 

En sevdiğim Ahmet Ümit kitapları arasında ilk 3' te yer bulur mu bilemiyorum, ama değindiği sosyal mesajlarıyla hafızamda iz bırakacak. Okurken sevinemediğim ve Başkomser Nevzat' a katılmaktan kendimi alamadığım satırlara bolca rastladım. Fikrimce yıllar sonra okuyacaklar için 2010' lu yılların gündemini görebilecekleri bir roman olarak kalacak.

Beyoğlu' nu severlere: Hele Beyoğlu' nun sokaklarını biliyorsanız , kendinizi olay mahallinde Başkomser Nevzat ve ekibine eşlik ederken bulabilirsiniz, ben öyle hissettim ve ayrıca keyif aldım.

Beyoğlu' nun En Güzel Abisi ülke gündemine iz bırakacak, diğer kitaplarında olduğu gibi sonu sürprizle biten, yer yer  keşke böyle olmasaydı dedirten ve sizi olayın örgüsünden koparmayan bir kitap.

Sürükleyici, keyifli, zihninizi yormayan bir kitap arıyorsanız Başkomser Nevzat ve ekibine eşlik edip peşlerine takılın derim.

Syf. 346. " 'İnsan yaşadığı yere benzer,' demişti bir şair. Hukukumuz da yaşadığımız yerler gibiydi, eskimiş, işlevini yitirmiş, çürümeye terk edilmiş yıkılmak üzere..."

Arka Kapak

Yılbaşı gecesi işlenen bir cinayet... Tarlabaşının arka sokaklarında bulunan bir erkek cesedi. Öldürülmüş erkeklerin en yakışıklısı, belki de en kötüsü. Karanlık sırların ortaya çıkardığı utanç verici bir gerçek. Gururlarının kurbanı olmuş erkekler, onların hayatlarını yaşamak zorunda olan kadınlar. Bu cinayetler yatağında, bu kötülükler bahçesinde, bu insan eti satılan can pazarında masumiyetini korumaya çalışan bir adam. Bir zamanlar İstanbulun en gözde yeri olan Beyoğlunun hazin hikâyesi.

Karanlık... Soğuk havayla iyice ağırlaşan bir karanlık. Uzaklardan şarkılar geliyor kulağına, neşeli kadın çığlıkları, ayarını yitirmiş sarhoş naraları, biri küfrediyor belki ana avrat, belki ağlıyor biri hıçkıra hıçkıra, belki biri sessizce ölüyor bu gürültünün, bu hengâmenin ortasında. Umurunda değil. Hepsinden sıyrılmış, sadece öfke...

Nereye gittiğini bilmeden yürüyor, nefret tarafından kuşatılmış olarak. Kıskançlık denen o canavar, çelikten pençesine almış yüreğini, habire sıkıyor. "Kadınlar," diyor bir ses zihninin derinliklerinden... "Kadınlar, onlarla oynayamazsın... Oynadığını zannedersin ama bir de bakmışsın, asıl oyuncak sen olmuşsun." Hayatına giren kadınların yüzleri beliriyor sokağın zemininde. Birer birer düşüyor görüntüleri ayaklarının dibine. Hepsinin boynu bükük, hepsinin gözlerinde keder. Hepsi üzgün... Aldırmıyor, bir su birikintisiymiş gibi basıp geçiyor üzerlerinden ama yeniden düşüyor görüntüler zemine. "Kadınlar," diyor o ses yine, "Kadınlardan asla kurtulamazsın, hayaletleri hayatın boyunca seni takip eder."

3 Kasım 2013 Pazar

her şey yarım



Her şey yarım...


Bitirilmeyi bekleyen ödevler, çalışılması gereken vizeler, derin düşünceler, çok alakasız bir zamanda gelen kader sorgusu vs vs.

Sıkıldım, hava da tam yürümelik; açtım Morrisey amcanızdan let me kiss you ' yu. Trafiğe, ışıklara bakmadan yürüdüm, rüzgarı saçımın derinliklerinde hissettim, gökyüzünün griliğini izledim. İyi de gelmedi değil nefes aldım.

Şimdi beni bekleyen işlerin başına döndüm ve evet işte bunu hiç sevmedim.


http://www.youtube.com/watch?v=KWOvIQnAIU4


13 Ekim 2013 Pazar

Uzun Bir Aradan Sonra Deneme 1-2




Uzun zamandır yazmayı erteleyip şimdi klavyenin başına geçebilmek kötü bir duyguymuş; suçluluk, kendime karşı sorumsuzluğum resmen!

Birden cümleye gireceğim yapacak bir şeyim yok artık.

İyi ki olmamış dediğim şeylerin olmadığını görüp sevinebilmeye başladığım günleri görmem gerçekten çok zor oldu. Olsaydı ihtimalinde kaybedeceklerimi düşünmek yeterince zorladı zaten, şimdi umarım bir şeyler gerçekten yolunda gider. İç huzuru yakalayabilmek öyle önemli ki aslında belki de en önemlisi; sanırım artık onu hissediyorum.

Bazen sizin iyi olmanız yetmez, her şeye yetebilmek hep güçlü olmak, sorunları kökünden çözmek istersiniz, o zaman tam anlamıyla mutlu olacaksınızdır ama bu hiçbir zaman olmayacak hayatta hep bir aksilik bir sorun olacak. Yine de bu durumu kabul edemedim, değişmedim, değişemedim ve sanırım değişemeyeceğim.

Ders çalışmakta güçlük çektiğim son 1,5 senede artık içimden  istikrar ve azmin fışkırmasını istiyorum. Ulaşmak istediğim nokta için yaptıklarımın yetmeyeceğini biliyorum ve kendimle baş başa kalıp bu duruma bir nihayet olsun diyorum.

Bugünlük platformu terk ederken;.

Sık dinledim hala da dinlerken, siz de dinlemediyseniz bi' tık   https://www.youtube.com/watch?v=ZWir6wUkPtw



10 Mart 2013 Pazar

Kadınlar Susarak Gider


" Çok uzun emekler verir ilişkisini yürütmek için.

Birinin kadını olmayı yüreği, beyni, ruhu o kadar zor kabul etmiştir ki, başka bir adama ait olmayı istemez.

Erkek gibi, çorbanın tuzu eksik diye kavga çıkarmaz mesela, tam tersi, konuşmamız lazım der.

Erkekler de en çok bu cümleye sinir olurlar. Ertelenir o konuşmalar, maç bitimine, yemek sonrasına ve daha birçok lüzumsuz şeyin ardına ötelenir.

Kadınlar inatçıdır, hayata tutundukları gibi, aşklarına da sahip çıkarlar.

Bu yüzdendir, konuşup derdini anlatma isteği, karşı tarafı ikna edene kadar uğraşırlar.

Sonunda pes eder adam, bir ışık görür kadın, tüm derdini paylaşır.

Genellikle ne cevap alır? Abuk sabuk konuşma!
Gereksiz ve saçma gelmiştir adama anlatılanlar, hiç de üstünde durmamıştır.

Yine bir sıkıntı, tatmin edilemeden geçiştirilir ve adam gün gelip bunların kendisine ok gibi döneceğini bilemez.

Bir kadın şikayet ediyorsa, ya da erkeklerin deyimi ile vıdı vıdı ediyorsa; erkek bilmelidir ki, o ilişkiden hala ümidi vardır kadının.

Yürütmek, birlikte yaşamak, sorunları çözerek mutlu olmak istiyordur.

Daha önemlisi, o adamı hala seviyordur.

Kadın susarak gider!

En önemli detaydır, erkeklerin hiç anlayamadığı durum işte bu kadar basittir.

O gün gelene kadar konuşan, kavga eden, tartışan kadın, kendini sessizliğe vermiştir.

Ne zaman ümidini o ilişkiden kestiyse, o zaman sevgisi de yara almış demektir.

Yüreğindeki bavulları toplamıştır, kafasındaki biletleri almış ve aslında bedeni orada durarak, ilişkiden çıkıp gitmiştir.

Kadın, gerçekten gitmişse, çok sessiz olmuştur ayrılışı, kimse hissetmeden, kapıları vurup kırmadan gitmiştir.

Her akşam eve geldiğinde, kapının açıldığını gören adam anlamaz ama bir kadın sessizce gider.

Ne mutfağında yemek pişiren, ne yan koltukta televizyon izleyen, ne gece ruhunu kenara koyarak yatakta sevişmeye çalışan kadın, artık o kadındır.

Bir kadının çığlıklarından, kavgalarından korkmamak gerekir, çünkü kadının gidişi sessiz ve asildir."


Cemal Süreya 

3 Şubat 2013 Pazar

Tatil Okumalarımdan



Tatil sezonu demek, benim için okuma anlamında verimli bir döneme sahip olmak demek. Elimden geldiğince iyi bir şekilde bu süreci değerlendirmeye çalışıyorum.Neler mi okudum? Kısa kısa bahsedeyim..



Toza Sor;bahsetmek istediğim ilk kitap, yazarı John Fante. Kitapla karşılaşmamız ve kitaplığımda yerini alması TÜYAP'ta öneri üzerine oldu. İsabetli bir öneri ve keyifli bir okuma oldu benim için. Bukowski önsözü kitap hakkında istekli okumaya itiyor okuru.


Size önerim kitabı geniş bir zaman dilimine yayarak okumayın, benim için biraz öyle oldu. Bazı kitaplar vardır bir ya da iki günde okunulası,Toza Sor da tam öyle diyeceklerimden. Metroda bana iyi yol arkadaşlığı etti belirtmek isterim.

Akıcı olması ve konunun ilgimi çekmesi gibi sebeplerle beni kendisine bağlayan kitap hakkında bu sefer derin ayrıntılar vermeyeceğim,ama 10 üzerinden 9 verdim siz anlayın.

Gelelim ikinci kitabıma ; 7, yazarı Cem Akaş, yine öneriler kapsamında okuduğum kitaplardan.

7 sayısının benim için yeri ayrıdır, nedenini çözemedim ama ayrı bakıyorum ona. Kitabı elime aldığımda da farklı baktım. Kitabın arka kapağını okuyunca ve net aracılığıyla okur yorumlarına baktığımda bende fazlasıyla yüksek bir beklenti oluştu kitaba dair, ama okurken hayal kırıklığına uğramadım dersem yalan olur. Kitabın örgüsü kendine has, kült roman olarak kabul görüyormuş hatta, yer yer beğendiğim noktaları oldu ama bana farklı gelmedi, gelemedi.Yalnız Cem Akaş'ın birkaç kitabını daha okuyarak onu tanımak isterim ve beğeni gören kitabına haksızlık etmiş olmak istemem.

İlişkiler üzerine manifesto bölümünde ilgimi çeken noktalar olmuştu,kitap üzerine not da alamadım, okul kütüphanesinden almış olmam dolayısıyla...Ama okuyun siz karar verin derim ,10 üzerinden 6,5 verdim.


Ve son olarak bahsetmek istediğim kitap Ekmek Arası - Charles Bukowski. Üçte üç öneriler başlığından devam ediyorum. Çok beğendim, seri olarak okudum ,keyifli bir okumaydı ,dili çok güzeldi.Kısa ama beğenimi net olarak ifade eden cümleler.

Keyifli olmayan bir hayatı ,keyifli olarak okuduğumu söylemem, sanırım yazarların okuru kitaba bağlama yeteneği dedikleri olsa gerek.

Kitaplığımda değil ne yazık ki, arkadaşımdan almıştım,ama bir an önce almalıyım.Notlarımı toparlayamadım ayrıca ekleyeceğim.Notum 10 üzerinden 10' dur.

Son bir parantez açmak istiyorum ; Charles Bukowski' nin şu ana kadar herhangi bir kitabını okumadım, öncelikle onun hayatının bir dönemini onun kaleminden okumam ayrıca bir artı diye düşünüyorum.

Yazarların yapıtlarından önce onların hayatları hakkında bilgi sahibi olmak; okuyucuya,okuduğu yapıtta anlaşılmayan unsurları anlamasında ve onları yorumlamasında kolaylık getireceğini,hatta bir rehber olabileceğini düşünüyorum.

Bundan sonraki kitap yorumlarını fazla biriktirmeden yapmayı kendim için dipnot olarak ekliyorum! :)





23 Ocak 2013 Çarşamba

Yazmak Ya Da Yaz(a)mamak...



Yapıldığı kadarıyla var olanla yetinememek,aman beden bu kadar diyememek kötüdür.Diyemedim hiç,olduğu kadar demeye çalıştım en azından,bu söze alışabilmek istedim.Hep daha iyiyi elde edebilme arzusunda oldum,felsefem,kılavuzum haline geldi adeta.Yazı için de böyle durum.

Yazı yazmak için masa başına oturduğumda kayboldu sihir,uçuştu zihnimdeki kelimeler bir anda.Her şey anlamsız olmaya başladı sanki yazmaya çabalarken,şu an da olduğu gibi.

Genelde gece düşünürüm ben,kulaklığım kulağımda ruh halime göre fon müziğimi belirlerim.Bir saat,iki saat geçer arada beliren cümlelerim olur.Bu zaman diliminde kendi içimde günah çıkarırım,iyi-kötü her şeyin muhasebesini yaparım.Söylenmemiş sözlerim,varsa kırgınlıklarım,olaylar,insanlar.. her şeyle yastığa başımı koyduğumda yüzleşirim.Yazı kaynaklarım buralardan çıkar kimi zaman,zaten çatlarım zihnimdekileri defterime dökemezsem iyileşemem.O defterde;büyük sürprizlerimin hazırlığı saklıdır,kırıldıklarım,kendime verdiğim sözler,hedeflerim,kısa yoldan anlatmaya çalıştıklarım uzun uzun düşündüklerim ve söyleyemediklerim de...

Düşündüklerini kolay ve net ifade edebilen biri olarak tanınırım,öyleyim bir yerde de velhasıl içimde bazı duvarlarım vardır ki sağlamca örülü,kolayca yıkılamayacak...Kimi zaman da yazarken kendimle yüzleşmem zordur,yazarım ve bir süre sonra kelimelerim okunamayacak hale gelir gibi ben bile anlamak istemiyorum galiba derim,o andan hemen kurtulmak isterim.Yine de,inadına : Çözümüm yazmak,ver elini defterim,yazmak terapim...

Yazmak benim için ihtiyaçken,bu alanda uğraşma arzusundayken,yazdıklarımı beğenmiyorken,huzursuzluklarımı tutamazken,kendi içimdeki gel-gitlerle sorumun çözümü için arayışlardayım: Yazmak ya da yaz(a)mamak

19 Ocak 2013 Cumartesi

Okuduklarımdan:Bir De Baktım Yoksun


Bir De Baktım Yoksun,Yekta Kopan'ın okuduğum dördüncü kitabı,ancak bloğumda yer verdiğim ilk kitabı.

Okuduğum dört kitap boyunca gözlemlediğim şu ki ya da ön izlenimim (aslında gözlem yapabilmek adına daha ayrıntılı bir bakış açısıyla bakmalıydım),insanın kendi içinde yaşadığı iç hesaplaşmalar,insan zihninde ötelenmiş düşüncelerin derin betimlemeleri,iç konuşmalar,ikili ilişkiler ( baba-oğul,kadın-erkek) gibi konuların zeminine dayalı bir kuruluma sahipti okuduklarım.Her kitabı kendi içinde ele almak daha verimli ve iyi olur tabi.

Yekta Kopan'ın öykülerini okurken yer yer karşılaştığım benzetmelerin  ve okuduğum cümlelerin kalitesi bence oldukça iyi.(Parantez açmam gerekirse sıradan değil yani amatörce hiç değil yazıları,kaliteden kastım bu.)

Bir De Baktım Yoksun'a gelirsem eğer ;arka kapakta göreceğiniz gibi :Unutulmaz bir karşılaşmalar kitabı ve çok iyi bildiğimiz ama unutmaya çalıştıklarımızı hatırlatıyor.Okumuş olduğum bu kitabın iki ayrı dalda ödülü var 2010 Yunus Nadi Ödülü ve 2010 Haldun Taner Öykü Ödülleri'nin de sahibi.

Kitap 6 öykü içeriyordu,severek okudum diyebilirim.Yer yer az da olsa sıkıldım,ruh çözümlemeleri ve uzunca gelen aynı nokta üzerindeki duruşlardan olsa gerek sıkılma sebebim.(Belki başka bir zaman ikinci bir okumamda durum farklı olabilir,benim de ruh halim önemli aslında,yanlış bir değerlendirme yapmayayım.)Öykülerinin kalitesi oldukça yüksek ve özgün bana göre.10 üzerinden puan ver deseler,puanım 7,5-8 olur.

Dipnot :Oğuz Atay'dan alıntılar hoştu bence son öyküde.En kısa zamanda Oğuz Atay'ı okumalıyım ;)

Çizilen cümleleriyle:

syf.19 Ama kimi zaman hesap yapmamalı insan,okun yaydan nasıl çıktığının farkına bile varmamalı.

syf.20 İnsan,görüntüler dünyasında dilediği gibi at koşturabiliyor,bir olayı zaman sıçramasıyla ilgisiz bir başka olaya bağlayarak anılarını değiştirebiliyor ama sesleri değiştiremiyor,iyi biliyorum bunu.Unutmak gerekiyor;tonlamaları,vurguları,melodileri,iniş-çıkışları unutmak gerekiyor.Unutmamışım.

syf.23 İnsan yaşlandıkça sinirlerini halının altına süpürmeyi öğreniyor.
         
          Gerektiğinde susmayı öğrenmek de geçen yılların öğrettiği bir erdem.

syf.38 Kitaplarla dolu bir geçmişte,kütüphaneyle çevrili bir odada sensizlikten kaçmaya çalışmak dünyanın en zor şeyiymiş.

syf.51 Babam,herhangi bir duygu,karşı konulmaz sel misali aklının duvarlarına çarpa çarpa akmaya başladıysa ondan kurtulmak için yazmak zorundasın,derdi.

syf.52 Anlamak için yazmalıyım.

syf.68 Hayal dünyasının vaat ettikleriyle gerçek yaşamın sundukları arasındaki gerilime,belirsizliğe dayanamayan insanlar yok mudur,vardır !

syf116 Öyle dönemleri vardır ki hayatımızın,çıkışı olmayan sis bulutunun içinde yürüdüğümüzü hissederiz.Suyla buluşan rakının beyazı kadar yoğun bir sis.

syf. 131 Tek bildiğim ihanetin çiçeksiz bir bitki olduğu;güneş ışığı fazlaca düşünce üstüne,yeşil yaprakları sararıyor,göze batmaya başlıyor.


18 Aralık 2012 Salı

Okuduklarımdan :Hayatını Seç


2012'nin son çeyreğinde okuma konusunda hız kazandım gerçekten,bir süre ara vermiştim ama çok iyi kitaplar okudum kısa sayılabilecek bu süre içinde.

Birçok yeni yazarla ve farklı türden kitaplarla tanışma fırsatım oldu.2012'nin verimli bir süreciydi bu dilim.

İşte o son çeyrekte okuduğum kitaplardan biri daha : Hayatını Seç,Mert Çuhadaroğlu'nun kaleminden.


Okuduğum kitapları değerlendirirken bir tedirginlik hissederim bazen.İçimden;kendi alanımdayım,ayrıca iddia kaygım olmadığı için benceleri okuyorsunuz burada zaten diyerek tedirginliğime son vermeye çalışıyorum.Laf aramızda okuma önerilerim genelde işe yarar olmuştur yalnız :)

Kitabımıza gelirsek,öncelikle Hayatını Seç ciddi manada okuduğum ilk kişisel gelişim kitabı olmasıyla birlikte yazarının da ilk kitabı.

Bu alanda okuma yaptığım ilk kitap olması,kitap hakkında bu satırları yazarken bendeki tedirginlik sebebi aslında.Hayatını Seç kitabının yayına çıkma sürecinden haberim vardı,bir süredir sosyal medyadan takip ediyordum.TÜYAP için liste hazırlıkları yaparken,almayı planladığım kitaplar arasında yeri üst sıralardaydı.Fuar günü geldi ve kitabım kütüphanemdeki yerini aldı.Tek eksiği imzası yok, bu sorunu da çözeceğiz yakında diye umuyorum :)

Okuduğum kitapları ruh halime göre planlıyorum genelde,spontane seçimler yaparak okumaya başlıyorum.Sabahattin Ali'yi okurken Hayatını Seç'e başlamak istedim hızlı bir kararla,kendimi ve düşüncelerimi sorguladığım bir zamandı hatırlıyorum.Okuduktan sonra dedim ki ; içinde bulunduğum süreçte gerçekten okumam gereken bir kitapmış.

Şöyle bir parantez açmak istiyorum,sadece kitap hakkında konuşmuyorum farkındayım kendimden çok bahsediyorum ama bu kitapta ana unsur sizsiniz zaten,yani benim çıkarımım bu da ;)

Okur tarafından Kişisel Gelişim kitaplarına ya da içindeki mesajlara ön yargıyla bakılır bazen,bu noktada ben bu alana yabancı değilim dolaylı olarak,evde hatırı sayılır bir kitaplık var bu alanda,ama benim derin bir ilgim yoktu.Şu var bu alana hangi kitapla başladığınız sorusu önemli olabilir,ben yaptığım başlangıçtan memnunum kitabı bloğuma almam sebebim de bu nokta olabilir.Ayrıca bu alan için okumalarım devam edecek.

Yazarın samimiyeti ve akıcılık benim açımdan önemli kriterler,okurken göreceksiniz bu anlamda iyi bir okuma oldu.Teknik anlamda ayrıntılı değerlendirmeyi uzmanlara bırakıyorum :) Yalnız kitapta yer alan bazı terimler ilginç gelebilir yeni duyanlar için,ama yazar gayet açıklayıcı ve somut hale getirmiş bence anlaşılır kılınmış o noktalar da.Yer yer egzersizlerle karşılacaksınız okuma sürecinizde,yazarın egzersiz örneklerinde kendinden bahsetmesi benim için ayrı bir hoşluk.3.tekil kişi üzerinden gitme yöntemi de tercih edilebilirdi.(İşte bu noktada belki benim bilgi eksikliğim olabilir,kişisel gelişim kitaplarında yazarlar benli anlatımı mı tercih eder sorusunun cevabı bende yok :) )

Benim için doğru zamanda,aslında belki de ihtiyacım olan zamanda okumuş olduğum kitaplar arasında yer aldığı için Hayatını Seç okuduktan sonra bende iyi izler bıraktı.

Okumanızı öneriyorum,çünkü ben okuduklarım üzerinden kendi adıma uygulamalara başladım,yani kitabın beni etkisine almış olduğunu fark ettiğiniz üzere :) Zaman zaman tökezliyorum,her şey mükemmel değil.Egzersizlerde ve yapacağınız değerlendirmelerde kendinize karşı samimiyetiniz önemli,bu aşamalarda verimlilik adına önerilerim olsun okuma sürecinizde.Ben de dikkat edeceğim söylediğim hususlara,daha sonraki okumalarım için.

Çizilen cümlelerime yer vermiyorum bu yazımda,ayrıca eklemeyi planlıyorum ikinci okumam sonrasında ;) Bu sebeplerle iyi bir final yapamadım sanırım.

Son olarak yazarımızın emeğine,kalemine sağlık diyorum.Yeni eserlerini okumayı bekliyorum çıkış noktam olarak ilk kitabını göstererek. :)










22 Kasım 2012 Perşembe

Okuduklarımdan..Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı


Uzun zamandır yazamadım yine birikti okuduklarım,sanırım benim için kısa bir dönemde yazı patlaması göreceğiz,ama bakalım ne zaman ? Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı'yla yola çıkarak bendeki bu tuhaflığa artık son verip yazayım dedim.


Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı'na gelirsek...Keyifli,güzel bir okuma oldu benim için hatta kısa sürdü okuma yolculuğumuz.Pazartesi günü TÜYAP'tan imzalı olarak aldım,bir günde bitirdim.Güzel şeyler çabuk bitermiş,bitmeseydi dedim ama hoş bir tat bıraktı geride...

Okurken kimi zaman güldüm,bazı noktalarda bende de aynısı dedim,kimi yerde ama insan kendine eziyet eder mi dedim.Daha neler...
 Çıkarılan sonuç : Ben de tuhafım tabi ki...

Mesela;gereksiz kontrol huyum var arada,7 sayısının benle bir alakası var ama çözeceğim bakalım,arada nükseden alma takıntısı:özellikle kitap ve kırtasiyelik eşya;üzerine mükemmeliyetçiliği de sayarsak ki bu hepsine bedel sanırım,...Bu liste uzamadan ve daha niceleri aklıma gelmeden sustum ben :)

Okumanızı öneririm,gerçekten.Keyifli,hoş bir okuma sizleri bekliyor.Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği tanımadığınız 126 yazarla yolunuzun kesişebileceği güzel bir yolculuk...

1 Ekim 2012 Pazartesi

Okuduklarımdan... Diş İle Düş Arasında


Aslında blog açma fikrimin netlik kazanmasında büyük rolü var Diş İle Düş Arasında'nın.Okuduklarımı yorumlamaktan,onlar üzerinde düşünüp,paylaşma arzusunda olmama ve hakkında fikirlerimi paylaşacağım ilk kitap olarak yerini alıyor.
Benim için herhangi bir kitap olmanın da ötesinde hikayesiyle aklımda yer edecek:Twitterda gördüğüm tweeti retweet ederek şansımı denediğim ve yazarından imzalı olarak elime gelmiş bir kitap...Yani o şanslı kişiler arasındayım.
İlk gördüğümde bir gün okurum dediğim,ancak elime alır almaz sayfaları arasında kaybolduğum,okuma süreci kısa süren bir kitap oldu benim için.Başta güzel tasarımıyla beni etkileyen,okuduğum bölümlerde kendimden bir şeyler bulduğum,ortak paydada buluştuğumuz cümlelere rastladığım bir okumaydı.


Benim için çizilen cümleleriyle Diş İle Düş Arasında:


  • Bir İnsan Niçin Yazmak İster ?

İçinde konuşan insanları ve onların konuştuklarını daha fazla durduramadığı için;
İçindeki bir insanla,dışındaki bir insanın çok iyi anlaştığını ya da itiştiğini görmek için.


  • Okuduğum ya da okuyacağım satırlarda kendimi ve tepesinden bastırılmış ruhumu mu arıyorum,ucundan da olsa bulacağımı hayal ederek ?
  • Çok ama çok sevesim var.Kaliteli bir sevgi sunacağımı bilmenin güveniyle açtığım kalp kapılarımı,bunu anlayamayacak insanların kapamasını istemiyorum;yani o kadar da cömert değilim.
  • Akrabalık aynı burnun,gözlerin ve hatta bakışların bir arada olabildiği ama yaşama bakışların tümüyle farklı olabildiği bir matematik denklemidir,çok bilinmeyenli.
  • Halbuki ben insanları ve olayları "görmek istediğim gibi" görmemeyi ve beklentiye girmeme telkinini ve emrini verip durmamış mıydım kendime hep ?
  • ...

Çizilen cümlelerim bu kadar değil daha çoklar,yalnız her okumamda beni farklı cümlelere götüreceğini bildiğim için en iyisi burada bırakayım diyorum.
Keyifli ve güzel bir okumaydı sonuç olarak.

Müge Sandıkçıoğlu'na buradan tekrar teşekkür ediyorum,tanıdığıma memnun olduğum ve bana verilebilecek en güzel hediyelerden birini verdiği için çok mutlu oldum,kalemine,emeğine sağlık...


30 Eylül 2012 Pazar

Giriş


Zamanı dolu dolu geçirme isteğim var,düşünmek ve de düşünmeyi ertelemek istediklerim de...Zihnim sürekli yoğun olsun,fazla düşünmeyeyim dediğim bir süreç işte..
Uzun bir süre kitaplarımla olmak istiyorum,okumak,okudukça çizilen cümlelerim olsun onlar hakkında düşüneyim istiyorum.Kimi okuduklarım düşünmekten kaçtığım noktalara sürüklese de beni,bu noktada elden daha fazlası da gelmez okuduğuma da hükmedemem diye geçiştiriyorum.Aynı şarkıları dinlemek ve onlarda kaybolmak istiyorum...Aslında çok şey istiyorum ya da çok şey istiyor gibi görünüp tek bir şeyi gerçekten istiyorum.
Ara ara yazarım,bir süredir yazı yazarak kendime ciddi anlamda vakit ayırdığımı söyleyebilirim.Blog açmak gibi bir fikrim yoktu ve kendime karşı biraz mükemmeliyetçi olmamdan ötürü yazmaya değer ne var da böyle çabalardasın diyorum,okuduğum değerli yazarların yanında... diye devam eden bir iç konuşma işte..İçinde bulunduğum dönemde biraz da değişik şeylerle uğraşma arzusunda olmam sebebiyle,kendin için küçük bir alan oluştur Cansu dedim.Sadece kendi alanın,iddiasız,içinden gelenlerden oluşmuş bir yer...
Blog olayını ve işin teknik ıvır zıvırlarıyla uğraştığım şu saatlerde,zamanla burayı da çözerim dilekleriyle kafamdaki soru işaretlerini durduruyorum.Neler paylaşırım,niye açtım bu bloğu diye sorarsam da kendime;izlediğim oyunlar,okuduğum kitaplar ve en önemlisi düşündüklerimi aktarıp kendi küçük arşivimi oluşturabileceğim bir saha olacak aklımda şu an ki varlığıyla...
Bu durumda tek bir şey derim " söz uçar,yazı kalır" kendim için attığım bu adımın devamının olması ümidiyle...